28 Eylül 2017 Perşembe

Köpeklerde Katarakt


Uzun zamandır yazmıyorum, vazgeçmiştim, istediğim yönde yazamıyordum. Ancak yazmak istediğim şeyler var. Bu defa bu blog'a başlama nedenimle ilgili. 

Dusty'nin gözünde uzun zamandır katarakt var. İlk fark ettiğimizde doktorlarının anlam veremediğim yaklaşımı nedeniyle ameliyatını erteledik. O zaman olması ile sonra olması arasında bir fark olmadığını söylemişlerdi, paniklememin yersiz olduğunu da eklemişlerdi. Ancak bir anda o kadar çok ilerledi ki bu sorun, şimdi beyin kanaması riski ile yaşıyoruz. Göz tansiyonu anormal seviyeye gelmiş ve her an beyin kanamasına sebebiyet verebilirmiş. İlaç kullanıyoruz, bu ilaç göz tansiyonunu düşürmeye yardımcı oluyor. Ancak içimdeki korkunun tarifi yok. Sürekli görebildiğim bir yerde olmasını istiyorum göremediğimde gidip nefesini kontrol ediyorum ve başımıza kötü bir şey gelirse bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum. 

Dusty, keyifsiz ancak durumun farkında olduğunu sanmıyorum yalnızca göremediği için keyifsiz bence o. Sürekli yatmak istiyor. Ben çok huzursuzum. Birlikte zaman geçirmek istiyorum ancak yorulmasından korkuyorum, hafta sonu göz uzmanı ile randevumuz olacak o zamana kadar sabretmeye çalışıyorum. Göz uzmanı bize ne ile karşı karşıya olduğumuzu net olarak anlatacak ve iyi şeyler duymayı diliyorum. Hastalığı dahi canımı çok yakıyor. 

Hayvan sevgisi herkes için çok güzel, çok özel bir duygu biliyorum bunu ama Dusty bir hayvandan bir dosttan bir candan çok daha fazlası oldu benim için her zaman. Bugün hala hayattaysam bunu ona borçluyum. Bugün kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrenebildiysem bunu ona bakabilmek için öğrendim, onun sayesinde bir hayat kurdum ve büyüdüm. 

Bu yüzden, hep mutlu ol ve hep benimle kal Dusty.

All is well...



13 Temmuz 2017 Perşembe

bodrum günlükleri başlıyor...

Anladım ki blog yazmak bolca zaman gerektiren bir işmiş. Anlatmak istediğim gün içinde aklıma gelen o kadar çok anı o kadar çok bilgi var ki, sayfalar sürer ancak bir türlü kafamı toparlayıp aklımdakileri içime sinen bir düzende yazabilecek vakti bulamıyorum. Sanırım bundan ötürü daha önceki yazılarımda bir sekans dağınıklığı var hep. İstiyorum ki hepsini birden yazayım.

Bu nedenle pek kıymetli Bodrum anılarımızı birkaç yazıya bölmek istiyorum. Bunların ikisi Bodrum gözlemlerimiz üzerine olacak. Sanki ilk kez mi gittik Bodrum'a, alakası yok ama bu sene farklı bir gözle gittik. Ben 7 senedir yazları Yalıkavak'a giderim hep. Dusty hayatıma girince onla ilk tatilimizi de Yalıkavak'ta yapmıştık. Gerçi nedendir bilmiyoruz bu sene Dusty'ye hiç iyi gelmedi tatil, hatta nefret etti. Buna ayrıca değineceğim. Bu senenin farklı olmasının nedeni, herkes gibi bizim de şehir hayatından bıkmış olmamız. Bunu aklına getirecek son insanlar olduğumuzu düşünürdüm aslında, inanılmaz derecede şehir hayatına düşkün oluşumuz, ultra konformist yaşam tarzımız, zorluk çekemeyişimiz vb. nedeniyle bizim için hayalden ibaret olur sanıyorduk. Ancak öyle değilmiş, malum 30'a geldik, bir nebze olgunlaşma belirtileri gösterir olduk. Yaşanan birkaç tatsız deneyim de bizi bu karara yaklaştırdı. Özetle aklımızda bir Yalıkavak'a yerleşme fikri var. Hayat akıp gidiyor ben sevdiğim insanın hayatının %60'ını başkaları için çalıştığı bir yerde benden ayrı ve de stres içinde geçirmesini istemiyorum. Ömrümüzden eksiltiyor bunlar ve benim için zamanımız çok kıymetli.

Bu düşüncelerle tatilimiz, burada olsak nasıl yaşardık, neler yapardık, ne iş yapar nerde otururuz incelemeleriyle geçti. Ha bir de Bodrum'a haksızlık edildiğini düşünüyoruz, bazı yerlerin çok abartıldığını bazı yerlerin değer görmediğini, her yerin çok pahalı olduğu algısı yaratıldığını düşünüyoruz, bu nedenle bazı yerlerin hiç hak etmedikleri şekilde fiyatlarını anlamsızlaştırdıklarını gördük. Bu nedenle yazılarımı bölmeyi düşünüyorum. Bir kısmında güzel anılarımı anlattığım günlüğüm olacak bir kısmında da gezdiğimiz gördüğümüz yediğimiz içtiğimizle ilgili izlenimlerim olacak.

Bu da önsözü oldu :)

Görüşmek üzere...

All is well...



3 Temmuz 2017 Pazartesi

Episode III

Vee uzun zamandır beklediğimiz hafta gelmişti! Doğum günlerimiz!

Seyhun'la doğum zamanımız arasında tam 22 saat var bizim. Bunun çok özel bir tesadüf olduğunu düşünüyorum ben. Ülkenin bir ucunda önce onun annesi sancılarla alındı doğumhaneye, hayatımı güzelleştiren oğluna kavuşmasının ertesi sabahında da ülkenin diğer ucunda benim annem sancılanarak gitti hastahaneye. İkisi de hastahanede çalışıyor hem de. Bu andan itibaren birbirimizden habersiz 28 sene geçirdik tam. Hem de yollarımız defalarca kesişmişken, hiç karşılaşmadık da. Ama olacak olan tam da zamanında oluyor. Tam durulmuşken, uslanmışken bulduk birbirimizi, kıymetimizi anladık böyle olunca. İyi ki de bulduk, iyi ki de sevdik...

E durum böyle olunca tabii ki doğum günümüz bir tören gibi arka arkaya 48 saat boyunca kutlanır oldu :) Gerçekten ilk dakikasından son dakikasına kadar kutluyoruz, ciddiyim bunda. Hatta bu sene hafta sonunu da ekledik tam dört gün boyunca kutlamış olduk. Bunun abartı olduğunu düşünmüyorum, sonuçta her insanın bir şeyler kutlamaya ihtiyacı var şunca stresli hayatlarımızda. Nasıl ki bayramlar, tatiller varsa dünyanın her yerinde, doğum günleri de bir o kadar hevesle kutlanmalı bence. Dünyaya geldiğimiz ilk gün, sevdiğimiz insanların, ailemizin hayatımıza girdiği ilk gün, uzun bir yolculuğun ilk günü, annemizi gördüğümüz ilk gün. Bundan daha özel bir gün olabilir mi kutlamaya değer? Bu yüzden en abartılı şekilde kutlamaktan sevdiğim insanlarla bir araya gelmekten, birlikte yaşadığımız anıları konuşmaktan inanılmaz keyif alıyorum.




Bunlar geçen seneden kalanlar. Çok güzel bir gündü İstanbul'dan taşınmadan hemen önce herkesle vedalaşma şansım da olmuştu. Soldaki, lise öğretmenimdi Arzu Hocam, yıllar sonra orada görüşmüştük, her biriyle hikayem var ama başka bir zaman anlatırım bunları... Ted Mosby'liğin sırası değil :)

Alaçatı dönüşü, gökyüzü gerçekten tam bu renkti <3
Gelelim bu seneki doğum günümüze... Geçen sene bu kadar güzel bir kutlama yapma şansımız olmamıştı. Bu sene acısını çıkaralım istedik. Aylar öncesinden heveslenmeye planlar yapmaya başladık ki bence Mayıs ve Haziran aylarının her gününü çok güzel geçirdik geçiriyoruz da. Gerçi Dusty çok eğlenmiyor bu aralar nedense keyfi yok gibi ama Bodrum'a gidince düzelir diye düşünüyorum.
Önce Seyhun'un doğum günüyle başladık, gerçi minik bir şanssızlığımız oldu, bütün hafta Ege'yi parıl parıl gösteren hava tahminleri yanıldı, sabahtan akşama kadar hava gri ve yağmurluydu. Yine de rotamızdan şaşmadık Alaçatı'ya ulaştık :) ilk gün sakin sakin Alaçatı'yı gezdik, önce Köşe Kafe'de bir Sangriamızı içtik sonra hayatımızda belki hiç kullanmayacağımız ama o günden anı kalsın diye bir kaç şey aldık. Sonra da çok muhteşem bir yer keşfettik, yazım kaç kişiye ulaşır bilmiyorum ama şu an bunu okuyorsanız bir yere not alın ve orayı görmeden ölmeyin. Alaçatı'da (ki zaten başlı başına çok huzurlu bir yer, ancak sezonun en başında veya en sonunda gidin ki sakinliği yakalayın) çarşıdan dümdüz gidin, sonlara doğru Arven şarap mahzeni var. Zaten Alaçatı minicik bir yer, kime sorsanız bulursunuz. O kadar huzurlu güzel bir yer ki. Sahipleri de inanılmaz sevecen güler yüzlü insanlar. Sanki Tibet'te bir Budist tapınağı gibi, zaman orada hiç akmıyor gibi. Herkes sakin bir ses tonuyla konuşuyor, müzikler mis gibi, o bahçe... resmen Ayrık Vadi gibi. Gidin görün mutlaka.

Asıl kutlamayı benim doğum günümde yaptık çünkü Cuma gününe denk geliyordu herkesin gelmesi için daha uygun bir gün oldu. Zaten ilk dakikalarına Alaçatı'da Arven'de girmiştik. Sabahına neşeyle uyandım, doğum günü şarkımı açıp Dusty'le dans ettik, gerçi artık çok eşlik etmiyor bana eskisi gibi. Ya çok heyecanlanıyor ya da artık hoşuna gitmiyor bilmiyorum. Eskiden çok komik dans ederdi :) Akşam yanımıza alamayacağımız için evde böyle kutladık Dusty'le. Keşke şu yasaklar kalksa da her özel anımda yanımda olsa. Hep düşünürüm uzun süre hastanede kalmam gerekse ne yaparım diye mesela. Umarım kalmam :)

Hazırlanıp evden çıktık ve çok eğlenceli bir gün başladı... Hemen Karşıyaka'ya gittik, zaten kutlama yapacağımız yer de Bostanlı'daydı. Öncelikle baş başa bir kutlama yaptık, Sushico'da kocaman bir sushi tabağıyla start verdik. Sonrasında çok güzel dondurma yapan bir yer var orada çok şahane bir dondurma yedik, nedendir bilmiyorum özel günlerimizde hep oraya bir uğruyoruz, hani desen ki çok sevdiğimiz bir yer mi, yok değil, sadece dondurması güzel, ki o da bana dokunduğu için yiyemiyoruz pek. Belki de bundan ötürü. Yiyemediğimiz için özel geliyor herhalde. Halbuki çalışanları falan son derece suratsız hiç sevmediğim bir yer. Her neyse oradan sonra da asıl yerimize geçtik saat yaklaşıyordu, gidip önceden birer sangria da orada patlatalım dedik. Oh, ne iyi geldi. İzmir'e gelen herkes La Puerta'yı görmeli bence. Ben Seyhun'dan önce İzmir'e hiç gelmemiştim, daha buraya gelmeden bahsetmişti bana. Gelince de çok sevdim. Her kaçamağımızda, diyete ara verdiğimizde kendimize ödül olarak bir doz La Puerta veririz. Dolayısıyla doğum günümüzü de orada yaptık.




Fakat çok güzel bir doğum günü oldu. Tanıştığımızdan beri hep bir doğum günü partisi hayalim vardı. Giyeceklerimi, pastamızı, kutlayacağımız yeri hayal ederdim. Hepsinden daha güzel oldu. Çok gürültü olmadan, en sevdiğimiz insanların katıldığı inanılmaz keyifli bir gece oldu.
Bu sene geçirdiğim en güzel günlerden biriydi. Yarın Bodrum'a gideceğimiz için çok da genelleme yapmak istemiyorum muhtemelen orada da çok anlatılası günlerimiz olacaktır. Çalışmayacağım için bol bol yazma imkanım da olur sanıyorum.

Lafı geçmişken, pastamızı göstermiş miydim size? Aşağıya bırakıyorum hemen hikayesine devam edeceğim.
Geçen seneden beri böyle bir hevesimiz vardı zaten ancak dediğim gibi bir türlü fırsat bulamamıştık. Bu sene çok önceden başladık planlamaya, sonra pasta için araştırmalar yaptım İzmir'deki tüm pastacılarla görüştüm ancak içlerinden biri diğerlerinden daha ilgili daha samimi davrandı hemen onunla anlaştık ve artık bizim için çok özel olan bu pastayı yaptı bizim için daha sonrasında kutlamamıza da katılıp gecenin sonuna kadar eşlik etti bize.

Sevdiğimiz o canım karakterleri de yedik bitirdik :)



ve gün sona erdi, yüzümüzde dört gün boyunca bir saniye dahi azalmayan huzur dolu gülümsemelerimizle uyuduk.




Dilerim ki bu yaşadıklarımızın hatırası bir an bile solmasın hafızalarımızda, dilerim ki yanımızda olanlar hiç eksik olmasın hayatımızdan ve bu güzel sevgili bir an bile ayrılmasın yanımdan.

Sanırım 30 yıldır hiç böyle uzun süren mutluluklarım olmamıştı.

Minnettarım...


All is well...

14 Haziran 2017 Çarşamba

çok renkli mayıs etkinlikleri...

Kış aylarında yaptığımız etkinliklerin oldukça kısıtlı olduğundan bahsetmiştim sanırım, haftada bir iki kez sinemaya gitmek, cuma günleri de Alsancak'ta Kıbrıs Şehitleri Caddesindeki çok sevdiğimiz balıkçıda rakı balık yapmaktan ibaret genelde eğlencelerimiz. Arada bir de sahilde otururduk bir de. Ama spora başlamamız ve yazın gelmesiyle, tüm hayatımız değişti adeta. Resmen 24 saat bize yetmez oldu.

Durum böyle olunca sıkılmaya başladık, her hafta bir etkinlik kovaladık :) Yine çok fazla çalıştığımız bir haftanın ardından, hafta sonu kursumu ekip sevgiliyle gezelim dedik. Okuldan kaçan çocuklar gibi. İzmir fuarı hiç gezmemiştik orada lunaparka gittik önce, uzun zamandır böyle eğlenmemiştim sanırım. Çarpışan arabalar, korku tüneli, dönme dolap (ki hiç korkmam kesinlikle, en üste çıktığında İzmir'i seyretmesi çok keyifliydi, evet...). E jetonlar bitince haliyle surat asıp çıkıyoruz parktan.




Tam giderken bir müzik sesi geldi, Ege Çubukçu'nun sesine ne kadar çok benziyor dedim Seyhun'a, ilerledik, yalnız bayağı benziyor, aşırı benzemiyor mu ya? o olmasın, ne alaka ama burada falan diye aramızda tartışırken gidelim bakalım dedik. Ege, kalbi güzel bi insan olduğu için İzmir'de yapılan Wings For Life koşusundan sonra gençlere moral olmak için sahneye çıktı. İlk defa kendisini canlı ve bu kadar yakından izlediğim için ekstra bir mutluluk yaşadım. Aramızda kalsın da Seyhun'un enerjisi yetmedi yalnız, gitti yeşilliklere attı kendini, açıp gazetesini okudu :) Benim için şahane bir gündü...



Bakın burada mühim olan etkinliklerin stilidir. Gözünüzde canlanıyordur mutlaka lunaparktan çıkıp hiphop konserine katılan tiplerimiz. İşte altta şortlar bol tişörtler saçlar yine fluffy, güneş gözlüklerimiz falan. Zaten birkaç gün sonra fotoğrafları da ekleyeceğim daha netlik kazanır :) (hemen ekledim)

Neyse bahsettiğim günümüzün üzerinden birkaç gün geçti, ben İzmir'in en büyük kültür merkezinin yanında oturuyorum. Sıklıkla klasik müzik, jazz, opera etkinlikleri olur. Ama hiç yakalayamıyoruz nedense. Klasik müziği de severim yalan olmasın, farklı tarzlardaki mükemmel seslerin tadına bakmayı oldum olası sevmişimdir. İyi ki kendime benzeyen birini sevdim de hiç zorluk çekmiyoruz böyle durumlarda.
Seyhun'un çalıştığı firmaya piyano resitali için davetiye gelmişti. Çok hoşumuza gitti bahane oldu bize de uzun zamandır istiyor ama kendimizi ayarlayamıyorduk bir türlü. Seyhun'un iş çıkışı süslendik falan iki dirhem bir çekirdek hazırlandık gittik efendim. Önce restoranda bir salatamızı yedik, (çünkü hala diyet yapıyoruz evet, gerçi şikayet ediyorum da ben çok sevmeye başladım) neyse oradan kalkıp resepsiyona gittik. Bir kokteyl hazırlanmış resitalden önce. İki gün öncesi basket şortuyla "yo, yo go shorty" diye zıplayan ben değilmişim gibi, kafamda topuzumla, elimizde kadehlerle sergi gezip yorum yapıyoruz falan. Yorumların seviyesi de "şu resimdeki çocuk babama benzemiyo mu la?" düzeyinde...
Seyhun kesinlikle diyetini bozmuyor, burnumuza sürekli sokulan kanepeleri, minik panna cottaları, viskileri falan Burmingham Sarayı mensubu tavırlarla geri çeviriyor ben tam aksine ne getirilirse tek parmağımla itiştirmek suretiyle üst üste gömüyordum. Hayatta sevmediğim halde viski istiyorum, beğenmiyorum kenara koyuyorum üzerine şarap alıyoruz falan :)
Konser güzel geçti, çok keyif aldık hele en son benim en sevdiğim parçayla kapanınca daha da keyifli oldu. Hemen ekliyorum parçayı da şuraya;



Bitmedi! Bundan iki hafta sonrasında da 95 yılında kurulan çok başarılı bulduğum rock grubu Kurban'ın konseri vardı Bornova'da. Tabii ki geri kalmadık. Ama sanırım uzun zamandır en çok eğlendiğimiz akşam oldu bu. Eve yakın olduğu için arabasız gitmiş olmamız da bizi rahatlattı, ertesi gün iş olmasına rağmen çok sallamadık, ağzımızın tadıyla eğlendik, çok sevdiğim bütün şarkıları ilk kez canlı dinleme imkanım oldu.



Biz çocukken, kuzenim Sinem ile (kendisinin blog'u da şudur) ergen rock'çıydık, saçlar Halka filmindeki Samara gibi, ninja turtle misali sırt çantalarımız, üzerimizde her türlü zerzevat takılı konserden konsere uçardık. O zamanlar Kurban benim en sevdiğim gruplardan biriydi ancak bir türlü canlı dinlemek nasip olmamıştı. 15 sene sonra gözümün nuru sevgiliyle gitmek nasipmiş meğer :)



Özetle diyeceğim o ki, farklı tatlardan keyif almak çok güzel. Hayatı böyle çok seviyorum :)

All is well...



22 Mayıs 2017 Pazartesi

büyük kaçış...

Evde en popüler isim Dusty olsa da minik de bir figüranımız var aslında. Burada da isminden hiç bahsetmemişiz henüz. Bugün sıra onda...
Geçen sene bir anda hamster almak istemiştim ben Seyhun'un işine geldi tabii, hepsi birden olmaz istediğin diğer hayvanları alamayız o zaman seç birini dedi. Diğer hayvanların arasında iguana, papağan, kedi, semender, ördek, at falan vardı. Nedense Seyhun bu seçeneklere pek hevesli olmadığı için hamster daha kolay geldi herhalde, ben de gördüğüm bir videodan gaza geldim Hamster o zaman dedim :) gittik minik bir hamster bulduk, sorunluydu, önceki sahibini sürekli ısırdığı için geri getirmişler. PetShop da çok gönüllü değildi satmaya bir rafa atmışlar bizim çocuğu karanlıkta duruyor orada yazık durum böyle olunca hemen kurtarmak istedim onu. Daha binlerce daha kötü durumda hayvan varken böyle basit şeylerle kendimi bir şey yapmış hissediyorum işte ben de. Keşke daha mühim işler başarabilsem. Velhasılıkelam aldık getirdik eve. Adını da Fare koyduk. (Dusty de bebekken gelseydi adı köpek olurdu kesin)

Güzel de bir kafes aldık, içine pamuklar koyduk rahat etsin diye, öyle seviyor kendisi. Beş santimlik hayvanın karakteri var, istekleri var. Şaşırıyorum hep buna.
Bu isteklerinin içinde bir de kaçmak var. Sürekli kaçma çabası var ama belli bir yere de değil öyle saçma sapan koşup koşup bir yerde duruyor. Oturuyor, uyuyor falan bulduğu yerde. Amacını anlamış değiliz. Ve gitgide uzmanlaşmaya başladı bu konuda. Kafesinin kapağını çok az aralık bırakırsam, pamukları üst üste diziyor sonra onların üzerinden tırmanıp aralıktan çıkıyor kafesin üstünden atlayıp koşuyor. Neden? Hala bilmiyoruz.

Birkaç kez böyle kaçtı bulup yerine koyduk yine. Ama geçen hafta biz evde yokken kaçmış yine, Geldim, önceden saklandığı her yeri tek tek aradım her yere didik didik baktım, yok. Kesinlikle yok. Seyhun geldi, bir tur da o aradı evi. Elimizde fenerlerle bakmadığımız yer kalmadı. Yok. Asla bulamıyoruz. Durum böyle olunca gözler Dusty'ye çevrildi tabi. Acaba dedik oynarken falan... yok ya yapmamıştır... Yapmış da olabilir ama... Hayvan iç güdüsü sonuçta... ama bizim oğlan çok da hayvan değil ki... yapmamıştır ya yapsa kan falan olur etrafta... ıyy... Tek lokmada diyosun?.... sanmam... ama....
Başladık beklemeye. Ya kusacak ya da...

Çıkardık Dusty'yi geziyoruz... Kaka yaparken zorlanmaya başladı bir de... Eyvah dedim kesin....

Bakıyoruz mahsüle kalıntı falan bulur muyuz diye... Yok... Bütün akşam kakada fare aradık. Dusty'ye iğrenir gözlerle baktık, aşağıladık, sorguya çektik. Sonuç alamadık. Fare ortalıkta yok. O zaman başardı herhalde kaçtı gitti diye düşündük. Hayatımıza devam ettik.

Ben ne olur ne olmaz diye bir köşeye mamasından en sevdiği yerleri bıraktım tuzak olarak, onu yerse hala evde olduğunu anlarım diye. Bizim minik şeytan gece çıkmış dayanamamış mamaya, toplamış ganimeti getirmiş bizim yatağın altında yiyormuş Seyhun sese uyanmış gece bir aksiyon evde operasyon düzenleyip yakalamış Fare'yi kafese kapatmış. Ben bütün bunlara nasıl uyanmadım, nasıl baygınmışım bilmiyorum hala.
Sabah Seyhun bir kahraman olarak uyandı güne. :) Öyle hissediyordu, hala da öyle davranıyoruz kendisine...

Fare'nin de adını Micheal Scofield olarak değiştirmeyi düşünüyorum. Kararsızım...


All is well...

28 Nisan 2017 Cuma

bakın şimdi ne oldu...

Büyükler büyük büyük laflar edince, ukalalık ettiklerini sanırdık ya hani aman sanki dünyanın sırrını çözmüş gibi konuşuyor diye düşünürdüm, sanki biz bişey bilmiyoz teallam ya derdim içimden. Yok arkadaş bir şey bilmiyormuşuz gerçekten. Daha çok da değil henüz otuz yaşındayken anladım bunu. Çünkü bazı şeylerin gerçek halini deneyimlemeye başladım. En basit örneği ile "yeni evlilere öyle zırt pırt gidilmez rahat bırakmak lazım gençleri" derler ya hani hep, ben sanırdım ki yeni evliler sevişecek diye öyle diyorlar, ay ne biçim konuşuyorlar ya öyle, çoluk çocuğuz burada herhalde bizim önümüzde neler diyorlar hiç de edep yok bu büyüklerde diyordum. Halbuki edep bende yokmuş meğer... o durum öyle değilmiş. Biz burada kendimize küçük bir düzen kurunca anladım, çiftlerin önce birbirlerini sonra birbirlerinin çevrelerini tanımaları için birbirlerinin hayatlarını, alışkanlıklarını anlamaları için yalnız kalmaları gereken bir süre varmış. Sorun yaşadıklarında baş başa kalmaları gerekiyor çözebilmek için dur şimdi millet var deyip erteledikçe o sorunlar büyüyor şekli değişiyor. Bu büyüklerin sözlerine biraz kulak vermek gerektiğini kanıtladı bana.

Aynı zamanda gençken, gençken değil de küçükken, ergenken diyelim ona zira hala gencim ben aslında :) bazıları için çocuk dahi sayılırız. Neyse küçükken yaptığım her şeyi çok önemserdim, sahip olduğum arkadaşlıkları, sevgililikleri vb. sanırdım ki her şey çok güzel ve olması gerektiği gibi. Büyüklerin söylediklerini umursamazdım.
Şimdi anlıyorum ki arkadaşlıklar da öyle olmuyor sevmek de. Ve şimdi benden daha küçük olan yakınlarıma ve hatta bazen tanımadıklarıma dahi akıl vermekte artık ben de sakınca görmüyorum. Ben o yaşlardayken diye başlayan cümleler kurmaya başladım bile.

Güzel ilişki, mis gibi sevgililik, ideal birliktelik gibi kavramlara ben kendi adıma henüz bir sene önce kavuştum. Herkesin dilinden eksik olmayan o karşılıklı güven, saygı sevgi kavramlarını, kavram olmaktan öte yaşayarak anladım. Güvenmek örneğin, ben seni aldatmayacağım'ı kanıtlamak değilmiş. Her daim içinden gelen bir duyguyla güvenmek, inanmak, desteklemekmiş, ki bu duygunun beni getirdiği noktaya birazdan aşağıda değineceğim.
Saygı dediğiniz, bilmiyorum tam olarak nedir, birbirimizle o kadar çok şakalaşırız ki biz çoğu insan belki saygısızlık görür bunu, ama ben öyle düşünmüyorum bu samimiyetin arkasında derin bir saygı var içimde hala utanır hala çekinirim ben isteklerini heveslerini elimden geldiğince koruma içgüdümün izin verdiği ölçüde öncelikli tutmaya çalışırım. Tüm bunlar da saygımın hep ilk günkü gibi hatta artarak baki kaldığını ifade ediyor benim için.

Seyhun, tanıştığımız ilk günden bu yana bana olan inancını desteğini güvenini hiç kaybetmedi. Bunu hak etmek için ne yaptığımı bilmiyorum belki de onun kodunda olan bir özellik bu bilmiyorum. İsteklerim, yaptıklarım ne kadar anlamsız, aşırı, çocukça veya saçma olursa olsun nedenini dahi sormaksızın destekledi. Desteklenmeye hiç alışkın olmayan bünyem şaşkınlıkla sınırlarını zorlamaya dahi çalıştı. Ama sonuç hep aynı her zaman arkamdaydı, hep "ben buradayım sen bildiğin yolda yürü" ifadesini korudu. Bu beni çocukluk hayalimi gerçekleştirmek için ilk adımı atmaya cesaretlendirdi. Bu konuda hala korumaya çalıştığımız bir totemimiz var bu nedenle henüz açıklamayacağım, bunun yerine "mantı" kodunu kullanmaya karar verdik :)

Çocukluğumdan beri hep mantı olmak istemiştim. Ancak ailedeki görünmez çocuk olduğunuzda sisteme dair bazı prosedürleri bilemeyebiliyorsunuz. Almam gereken eğitimler, gitmem gereken okullar hakkında bir fikrim yoktu, ailemin de çok bilgisi yoktu, yönlendirme girişiminde de bulunmadılar hiç açıkçası. Ne olmak istediğimi bilen de yoktu zaten, sanırım hala fikirleri yoktur :) Hal böyle olunca yıllar uçup gitti, ben sadece iyi bildiğim ancak gelecek hayallerimi süslemeyen bir alanda okumaya başladım. Ve mantılık hayallerimden uzaklaştıkça uzaklaştım. Ta ki iki ay öncesine kadar. Bir ilanda okuduğunuz bölüme bakmıyoruz, mantılık sınavını geçenleri eğitime alıyoruz, dediler. Hemen başvurdum, şimdi de mantılık sınavlarına hazırlanıyorum.
Ailem bana hala inanmıyor, arkadaşlarıma söylemedim bile, ben de kendime çok inanamadım açıkçası. Ama Seyhun o kadar inandı ki, o kadar destekledi ki, sonunda hiç elde edecek dahi olsak, bunu bilse dahi hiç dile getirmedi. Hayallerimin griliğine renk kattı, daha çok süsledi.
Şimdi bu güçle yürüyorum, bu inançla çalışıyorum ve başarırsam bu benden çok onun başarısıdır. Çünkü sonunu görmediğin bir tünele girmek cesaret ister, sonunu görmediğin bu yola emek vermek, inanmak ve kendine bile inanmayan birini inandırmak, yol boyunca düşmeden yürümesini sağlamak daha fazla enerji gerektirir.
Boş bir teşekkür değil benimkisi içi o kadar dolu ki, arka koltukta unutulmuş bir çocukluk, karanlıkta kalmış gri hayaller, bir sürü kanadı kırık kayıp oyuncaklar, üflenmemiş mumlar, havası solunmamış şehirler ve daha dokunulmamış yıllar var içinde... Bir şükretme, bir minnettarlık, sadece varlığına...


yaşasındı otlar...

Üzerinden zaman geçti farkındayım ancak ilk Ot Festivali deneyimimi aktarmadan da geçemeyeceğim. Gelmek isteyenlere az çok kılavuzluk edeceğini düşünüyorum.

Biz ailece aşırı otsever insanlarız. Bildiğimiz ot... yeşillik olan... herhangi bir narkotik etkisi olanlardan bahsetmiyorum burada...
Boşnak bir aileyiz, bu nedenle sebzeler, çeşitli otlar ve de hamur bizim temel besin kaynaklarımızdan bazılarıdır. Her bulduğumuz yeşilliğin tadına bakıyoruz :) Durum böyle olunca ailem Ot Festivalinden haberdar olduğu anda planlarını yaptı bile. Ablam, annem ve teyzem kendilerini hit the road Jack! İlk bir kaç gün İzmir'i dolaştık benim sevdiğim yerlerde yemek yedirip hepsinin diyetini sabote ettim. Boşnağız dedim ya, diyet mecburi bizde yoksa top gibi yuvarlanır durursun. Börek dediğin bir dilim kaldırınca kolundan yağı süzülendir, diyen bir toplumdan bahsediyoruz. Kalp hastalıkları, reflü, tansiyon falan bizde hastalıktan sayılmıyor bile, grip gibi bir şey :)

Gelelim Festivale. Ben çok uzun anlatmayacağım çünkü her gün gidip kalabalığa kalabalık katmak istemedik. Sakin bir günde güzelce gezip tadını çıkardık. Bunun için ilk önerim hafta içine denk gelen ilk günlerine gitmenizdir. Hem bütün sergiler taze oluyor, hem de ilk günlerde kimse gelmediği için itiş kakış olmadan rahatça gezebiliyorsunuz buna binaen sergi sahiplerinin bir çoğu yeterince satış yapamadıkları için bol bol indirim yapıyorlar.

Bana sorarsanız, pazarlık yapmayın derim ben. Her ne kadar insanlar çok pahalı dese de, bence pahalı değildi. Ayrıca katılan insanların yüzde doksanı yöre halkı, bir sene boyunca hazırlanıyorlar, yaptıkları hep el emeği. Ve oradan kazandıkları parayla evlerini geçindiriyorlar, borçlarını ödüyorlar. Bence gerek yok, zaten emin olun emeklerinden fazlasını istemiyor hiçbiri. Aşağıda aldıklarımızdan bazılarını paylaşacağım hak verirsiniz eminim.

@OnCanvas arayın bulun bu markayı, hem çok şirin insanlar hem de el yapımı (aşırı kaliteli) bu ürünleri yapıp sokak hayvanları için satıyorlar. Yazık sağolsunlar bize çok da yüksek bir indirim yapmışlardı ama kabul etmeye içim el vermedi. Çok tatlılar tanıyın sevin onları.

Benim en çok hoşuma giden yanı, el yapımı ürünlerdi. Diyeceksiniz ki, e artık her yer el yapımı ürün dolu. Yok bu öyle değil hepsi çok yaratıcıydı. Örneğin üstteki On Canvas markasının yaptığı bu çanta. Gerçekten tuval bezi üzerine el ile boyanmış makine baskısı değil yani aldığınız her ürün tamamıyla size özel bir tane daha yok :) açıkçası ben bu kadar kaliteli olmasını beklemiyordum ama çok kaliteli bir ürün iç astarı vs özenle yapılmıştı.
Bunun yanı sıra hemen aşağıya ekleyeceğim süs ağacından üç tane aldık biz. Fiyatlarını söylemek istemiyorum hala satış yapıyorlar belki farklı fiyatlara satılıyordur. Bu ağaçları çok beğendim. Açıkçası evde süs olmasından korkunç derecede rahatsızlık duyan biriyim bu nedenle hiç evime süs biblo vb. almışlığım yoktur ancak bunlar o kadar hoşuma gitti ki sergilerin diğer ucundan koşup hemen aldım. Çok orijinal ve çok nasıl diyeyim "doğadan bir parça" gibi duruyor evde. Baktıkça mutlu oluyorum.


Ne yazık ki bunu yapan güzel insanların nerede dükkanları olduğunu hatırlamıyorum. Ama sanırım Cumartesi günleri Alaçatı pazarında bulunabilirler.


Yemeklere gelince, pahalı olan tek şey yemeklerdi. Ancak çok lezzetliydi gerçekten. Ege'nin o meşhur otlarını, zeytinyağlı yemek çeşitlerini herkes hayatında en az bir kez tatmalı.
İzmir'i kesinlikle sevmiyorum, bunu başka bir yazımda gerekçelerimle açıklarım ancak buranın ilçeleri, bakın tekrarlıyorum ilçeleri, Ege ruhunu en güzel yaşatan yerler arasında. Şehirlerin çoğunda merkezler güzel ilçeler köhnedir genelde burada ise tam tersi var. İlçeleri, şehirden uzak köşeleri yaz kış cennet gibi. Kışın beğenmiyorlar genelde ama ben kışları da çok seviyorum Çeşme'yi Alaçatı'yı.

Kısaca diyeceğim o ki, gelin gezin görün çok güzel çok canlı çok samimi ve huzurlu bir ortam oluyor. Ancak tavsiyem şudur, kesinlikle turlara takılıp gelmeyin, kesinlikle her gününü gezmeye çalışmayın bir iki gün yeter de artar bile. Bir de para harcayın efendim. O kadar kalkıp geliyorsunuz, pazarlığınızı yanınızda getirmeyiniz. İnanın orada satılan şeyler olmadan da yaşayabilirsiniz, ya beğendiğinizi alın ya da almayın. İlla da satıcıların canına düşmeyin satın almak için derim ben. El emeği sonuçta. Starbucks'ta içtiğiniz bir kahveye, koca avm'lerde yaptığınız bir alışverişe sayıverin.

Son olarak, işte güzel Alaçatı'nın huzurlu Ot Festivali'nin sembolü, çarşının girişi...

8. Alaçatı Ot Festivali
Seneye görüşmek üzere


Saygılar...

All is well...