Durum böyle olunca sıkılmaya başladık, her hafta bir etkinlik kovaladık :) Yine çok fazla çalıştığımız bir haftanın ardından, hafta sonu kursumu ekip sevgiliyle gezelim dedik. Okuldan kaçan çocuklar gibi. İzmir fuarı hiç gezmemiştik orada lunaparka gittik önce, uzun zamandır böyle eğlenmemiştim sanırım. Çarpışan arabalar, korku tüneli, dönme dolap (ki hiç korkmam kesinlikle, en üste çıktığında İzmir'i seyretmesi çok keyifliydi, evet...). E jetonlar bitince haliyle surat asıp çıkıyoruz parktan.
Tam giderken bir müzik sesi geldi, Ege Çubukçu'nun sesine ne kadar çok benziyor dedim Seyhun'a, ilerledik, yalnız bayağı benziyor, aşırı benzemiyor mu ya? o olmasın, ne alaka ama burada falan diye aramızda tartışırken gidelim bakalım dedik. Ege, kalbi güzel bi insan olduğu için İzmir'de yapılan Wings For Life koşusundan sonra gençlere moral olmak için sahneye çıktı. İlk defa kendisini canlı ve bu kadar yakından izlediğim için ekstra bir mutluluk yaşadım. Aramızda kalsın da Seyhun'un enerjisi yetmedi yalnız, gitti yeşilliklere attı kendini, açıp gazetesini okudu :) Benim için şahane bir gündü...
Bakın burada mühim olan etkinliklerin stilidir. Gözünüzde canlanıyordur mutlaka lunaparktan çıkıp hiphop konserine katılan tiplerimiz. İşte altta şortlar bol tişörtler saçlar yine fluffy, güneş gözlüklerimiz falan. Zaten birkaç gün sonra fotoğrafları da ekleyeceğim daha netlik kazanır :) (hemen ekledim)
Neyse bahsettiğim günümüzün üzerinden birkaç gün geçti, ben İzmir'in en büyük kültür merkezinin yanında oturuyorum. Sıklıkla klasik müzik, jazz, opera etkinlikleri olur. Ama hiç yakalayamıyoruz nedense. Klasik müziği de severim yalan olmasın, farklı tarzlardaki mükemmel seslerin tadına bakmayı oldum olası sevmişimdir. İyi ki kendime benzeyen birini sevdim de hiç zorluk çekmiyoruz böyle durumlarda.
Seyhun'un çalıştığı firmaya piyano resitali için davetiye gelmişti. Çok hoşumuza gitti bahane oldu bize de uzun zamandır istiyor ama kendimizi ayarlayamıyorduk bir türlü. Seyhun'un iş çıkışı süslendik falan iki dirhem bir çekirdek hazırlandık gittik efendim. Önce restoranda bir salatamızı yedik, (çünkü hala diyet yapıyoruz evet, gerçi şikayet ediyorum da ben çok sevmeye başladım) neyse oradan kalkıp resepsiyona gittik. Bir kokteyl hazırlanmış resitalden önce. İki gün öncesi basket şortuyla "yo, yo go shorty" diye zıplayan ben değilmişim gibi, kafamda topuzumla, elimizde kadehlerle sergi gezip yorum yapıyoruz falan. Yorumların seviyesi de "şu resimdeki çocuk babama benzemiyo mu la?" düzeyinde...
Seyhun kesinlikle diyetini bozmuyor, burnumuza sürekli sokulan kanepeleri, minik panna cottaları, viskileri falan Burmingham Sarayı mensubu tavırlarla geri çeviriyor ben tam aksine ne getirilirse tek parmağımla itiştirmek suretiyle üst üste gömüyordum. Hayatta sevmediğim halde viski istiyorum, beğenmiyorum kenara koyuyorum üzerine şarap alıyoruz falan :)
Konser güzel geçti, çok keyif aldık hele en son benim en sevdiğim parçayla kapanınca daha da keyifli oldu. Hemen ekliyorum parçayı da şuraya;
Bitmedi! Bundan iki hafta sonrasında da 95 yılında kurulan çok başarılı bulduğum rock grubu Kurban'ın konseri vardı Bornova'da. Tabii ki geri kalmadık. Ama sanırım uzun zamandır en çok eğlendiğimiz akşam oldu bu. Eve yakın olduğu için arabasız gitmiş olmamız da bizi rahatlattı, ertesi gün iş olmasına rağmen çok sallamadık, ağzımızın tadıyla eğlendik, çok sevdiğim bütün şarkıları ilk kez canlı dinleme imkanım oldu.
Biz çocukken, kuzenim Sinem ile (kendisinin blog'u da şudur) ergen rock'çıydık, saçlar Halka filmindeki Samara gibi, ninja turtle misali sırt çantalarımız, üzerimizde her türlü zerzevat takılı konserden konsere uçardık. O zamanlar Kurban benim en sevdiğim gruplardan biriydi ancak bir türlü canlı dinlemek nasip olmamıştı. 15 sene sonra gözümün nuru sevgiliyle gitmek nasipmiş meğer :)
Özetle diyeceğim o ki, farklı tatlardan keyif almak çok güzel. Hayatı böyle çok seviyorum :)
All is well...



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder