Büyükler büyük büyük laflar edince, ukalalık ettiklerini sanırdık ya hani aman sanki dünyanın sırrını çözmüş gibi konuşuyor diye düşünürdüm, sanki biz bişey bilmiyoz teallam ya derdim içimden. Yok arkadaş bir şey bilmiyormuşuz gerçekten. Daha çok da değil henüz otuz yaşındayken anladım bunu. Çünkü bazı şeylerin gerçek halini deneyimlemeye başladım. En basit örneği ile "yeni evlilere öyle zırt pırt gidilmez rahat bırakmak lazım gençleri" derler ya hani hep, ben sanırdım ki yeni evliler sevişecek diye öyle diyorlar, ay ne biçim konuşuyorlar ya öyle, çoluk çocuğuz burada herhalde bizim önümüzde neler diyorlar hiç de edep yok bu büyüklerde diyordum. Halbuki edep bende yokmuş meğer... o durum öyle değilmiş. Biz burada kendimize küçük bir düzen kurunca anladım, çiftlerin önce birbirlerini sonra birbirlerinin çevrelerini tanımaları için birbirlerinin hayatlarını, alışkanlıklarını anlamaları için yalnız kalmaları gereken bir süre varmış. Sorun yaşadıklarında baş başa kalmaları gerekiyor çözebilmek için dur şimdi millet var deyip erteledikçe o sorunlar büyüyor şekli değişiyor. Bu büyüklerin sözlerine biraz kulak vermek gerektiğini kanıtladı bana.
Aynı zamanda gençken, gençken değil de küçükken, ergenken diyelim ona zira hala gencim ben aslında :) bazıları için çocuk dahi sayılırız. Neyse küçükken yaptığım her şeyi çok önemserdim, sahip olduğum arkadaşlıkları, sevgililikleri vb. sanırdım ki her şey çok güzel ve olması gerektiği gibi. Büyüklerin söylediklerini umursamazdım.
Şimdi anlıyorum ki arkadaşlıklar da öyle olmuyor sevmek de. Ve şimdi benden daha küçük olan yakınlarıma ve hatta bazen tanımadıklarıma dahi akıl vermekte artık ben de sakınca görmüyorum. Ben o yaşlardayken diye başlayan cümleler kurmaya başladım bile.
Güzel ilişki, mis gibi sevgililik, ideal birliktelik gibi kavramlara ben kendi adıma henüz bir sene önce kavuştum. Herkesin dilinden eksik olmayan o karşılıklı güven, saygı sevgi kavramlarını, kavram olmaktan öte yaşayarak anladım. Güvenmek örneğin, ben seni aldatmayacağım'ı kanıtlamak değilmiş. Her daim içinden gelen bir duyguyla güvenmek, inanmak, desteklemekmiş, ki bu duygunun beni getirdiği noktaya birazdan aşağıda değineceğim.
Saygı dediğiniz, bilmiyorum tam olarak nedir, birbirimizle o kadar çok şakalaşırız ki biz çoğu insan belki saygısızlık görür bunu, ama ben öyle düşünmüyorum bu samimiyetin arkasında derin bir saygı var içimde hala utanır hala çekinirim ben isteklerini heveslerini elimden geldiğince koruma içgüdümün izin verdiği ölçüde öncelikli tutmaya çalışırım. Tüm bunlar da saygımın hep ilk günkü gibi hatta artarak baki kaldığını ifade ediyor benim için.
Seyhun, tanıştığımız ilk günden bu yana bana olan inancını desteğini güvenini hiç kaybetmedi. Bunu hak etmek için ne yaptığımı bilmiyorum belki de onun kodunda olan bir özellik bu bilmiyorum. İsteklerim, yaptıklarım ne kadar anlamsız, aşırı, çocukça veya saçma olursa olsun nedenini dahi sormaksızın destekledi. Desteklenmeye hiç alışkın olmayan bünyem şaşkınlıkla sınırlarını zorlamaya dahi çalıştı. Ama sonuç hep aynı her zaman arkamdaydı, hep "ben buradayım sen bildiğin yolda yürü" ifadesini korudu. Bu beni çocukluk hayalimi gerçekleştirmek için ilk adımı atmaya cesaretlendirdi. Bu konuda hala korumaya çalıştığımız bir totemimiz var bu nedenle henüz açıklamayacağım, bunun yerine "mantı" kodunu kullanmaya karar verdik :)
Çocukluğumdan beri hep mantı olmak istemiştim. Ancak ailedeki görünmez çocuk olduğunuzda sisteme dair bazı prosedürleri bilemeyebiliyorsunuz. Almam gereken eğitimler, gitmem gereken okullar hakkında bir fikrim yoktu, ailemin de çok bilgisi yoktu, yönlendirme girişiminde de bulunmadılar hiç açıkçası. Ne olmak istediğimi bilen de yoktu zaten, sanırım hala fikirleri yoktur :) Hal böyle olunca yıllar uçup gitti, ben sadece iyi bildiğim ancak gelecek hayallerimi süslemeyen bir alanda okumaya başladım. Ve mantılık hayallerimden uzaklaştıkça uzaklaştım. Ta ki iki ay öncesine kadar. Bir ilanda okuduğunuz bölüme bakmıyoruz, mantılık sınavını geçenleri eğitime alıyoruz, dediler. Hemen başvurdum, şimdi de mantılık sınavlarına hazırlanıyorum.
Ailem bana hala inanmıyor, arkadaşlarıma söylemedim bile, ben de kendime çok inanamadım açıkçası. Ama Seyhun o kadar inandı ki, o kadar destekledi ki, sonunda hiç elde edecek dahi olsak, bunu bilse dahi hiç dile getirmedi. Hayallerimin griliğine renk kattı, daha çok süsledi.
Şimdi bu güçle yürüyorum, bu inançla çalışıyorum ve başarırsam bu benden çok onun başarısıdır. Çünkü sonunu görmediğin bir tünele girmek cesaret ister, sonunu görmediğin bu yola emek vermek, inanmak ve kendine bile inanmayan birini inandırmak, yol boyunca düşmeden yürümesini sağlamak daha fazla enerji gerektirir.
Boş bir teşekkür değil benimkisi içi o kadar dolu ki, arka koltukta unutulmuş bir çocukluk, karanlıkta kalmış gri hayaller, bir sürü kanadı kırık kayıp oyuncaklar, üflenmemiş mumlar, havası solunmamış şehirler ve daha dokunulmamış yıllar var içinde... Bir şükretme, bir minnettarlık, sadece varlığına...
28 Nisan 2017 Cuma
yaşasındı otlar...
Üzerinden zaman geçti farkındayım ancak ilk Ot Festivali deneyimimi aktarmadan da geçemeyeceğim. Gelmek isteyenlere az çok kılavuzluk edeceğini düşünüyorum.
Biz ailece aşırı otsever insanlarız. Bildiğimiz ot... yeşillik olan... herhangi bir narkotik etkisi olanlardan bahsetmiyorum burada...
Boşnak bir aileyiz, bu nedenle sebzeler, çeşitli otlar ve de hamur bizim temel besin kaynaklarımızdan bazılarıdır. Her bulduğumuz yeşilliğin tadına bakıyoruz :) Durum böyle olunca ailem Ot Festivalinden haberdar olduğu anda planlarını yaptı bile. Ablam, annem ve teyzem kendilerini hit the road Jack! İlk bir kaç gün İzmir'i dolaştık benim sevdiğim yerlerde yemek yedirip hepsinin diyetini sabote ettim. Boşnağız dedim ya, diyet mecburi bizde yoksa top gibi yuvarlanır durursun. Börek dediğin bir dilim kaldırınca kolundan yağı süzülendir, diyen bir toplumdan bahsediyoruz. Kalp hastalıkları, reflü, tansiyon falan bizde hastalıktan sayılmıyor bile, grip gibi bir şey :)
Gelelim Festivale. Ben çok uzun anlatmayacağım çünkü her gün gidip kalabalığa kalabalık katmak istemedik. Sakin bir günde güzelce gezip tadını çıkardık. Bunun için ilk önerim hafta içine denk gelen ilk günlerine gitmenizdir. Hem bütün sergiler taze oluyor, hem de ilk günlerde kimse gelmediği için itiş kakış olmadan rahatça gezebiliyorsunuz buna binaen sergi sahiplerinin bir çoğu yeterince satış yapamadıkları için bol bol indirim yapıyorlar.
Bana sorarsanız, pazarlık yapmayın derim ben. Her ne kadar insanlar çok pahalı dese de, bence pahalı değildi. Ayrıca katılan insanların yüzde doksanı yöre halkı, bir sene boyunca hazırlanıyorlar, yaptıkları hep el emeği. Ve oradan kazandıkları parayla evlerini geçindiriyorlar, borçlarını ödüyorlar. Bence gerek yok, zaten emin olun emeklerinden fazlasını istemiyor hiçbiri. Aşağıda aldıklarımızdan bazılarını paylaşacağım hak verirsiniz eminim.
Benim en çok hoşuma giden yanı, el yapımı ürünlerdi. Diyeceksiniz ki, e artık her yer el yapımı ürün dolu. Yok bu öyle değil hepsi çok yaratıcıydı. Örneğin üstteki On Canvas markasının yaptığı bu çanta. Gerçekten tuval bezi üzerine el ile boyanmış makine baskısı değil yani aldığınız her ürün tamamıyla size özel bir tane daha yok :) açıkçası ben bu kadar kaliteli olmasını beklemiyordum ama çok kaliteli bir ürün iç astarı vs özenle yapılmıştı.
Bunun yanı sıra hemen aşağıya ekleyeceğim süs ağacından üç tane aldık biz. Fiyatlarını söylemek istemiyorum hala satış yapıyorlar belki farklı fiyatlara satılıyordur. Bu ağaçları çok beğendim. Açıkçası evde süs olmasından korkunç derecede rahatsızlık duyan biriyim bu nedenle hiç evime süs biblo vb. almışlığım yoktur ancak bunlar o kadar hoşuma gitti ki sergilerin diğer ucundan koşup hemen aldım. Çok orijinal ve çok nasıl diyeyim "doğadan bir parça" gibi duruyor evde. Baktıkça mutlu oluyorum.
Yemeklere gelince, pahalı olan tek şey yemeklerdi. Ancak çok lezzetliydi gerçekten. Ege'nin o meşhur otlarını, zeytinyağlı yemek çeşitlerini herkes hayatında en az bir kez tatmalı.
İzmir'i kesinlikle sevmiyorum, bunu başka bir yazımda gerekçelerimle açıklarım ancak buranın ilçeleri, bakın tekrarlıyorum ilçeleri, Ege ruhunu en güzel yaşatan yerler arasında. Şehirlerin çoğunda merkezler güzel ilçeler köhnedir genelde burada ise tam tersi var. İlçeleri, şehirden uzak köşeleri yaz kış cennet gibi. Kışın beğenmiyorlar genelde ama ben kışları da çok seviyorum Çeşme'yi Alaçatı'yı.
Kısaca diyeceğim o ki, gelin gezin görün çok güzel çok canlı çok samimi ve huzurlu bir ortam oluyor. Ancak tavsiyem şudur, kesinlikle turlara takılıp gelmeyin, kesinlikle her gününü gezmeye çalışmayın bir iki gün yeter de artar bile. Bir de para harcayın efendim. O kadar kalkıp geliyorsunuz, pazarlığınızı yanınızda getirmeyiniz. İnanın orada satılan şeyler olmadan da yaşayabilirsiniz, ya beğendiğinizi alın ya da almayın. İlla da satıcıların canına düşmeyin satın almak için derim ben. El emeği sonuçta. Starbucks'ta içtiğiniz bir kahveye, koca avm'lerde yaptığınız bir alışverişe sayıverin.
Son olarak, işte güzel Alaçatı'nın huzurlu Ot Festivali'nin sembolü, çarşının girişi...
Biz ailece aşırı otsever insanlarız. Bildiğimiz ot... yeşillik olan... herhangi bir narkotik etkisi olanlardan bahsetmiyorum burada...
Boşnak bir aileyiz, bu nedenle sebzeler, çeşitli otlar ve de hamur bizim temel besin kaynaklarımızdan bazılarıdır. Her bulduğumuz yeşilliğin tadına bakıyoruz :) Durum böyle olunca ailem Ot Festivalinden haberdar olduğu anda planlarını yaptı bile. Ablam, annem ve teyzem kendilerini hit the road Jack! İlk bir kaç gün İzmir'i dolaştık benim sevdiğim yerlerde yemek yedirip hepsinin diyetini sabote ettim. Boşnağız dedim ya, diyet mecburi bizde yoksa top gibi yuvarlanır durursun. Börek dediğin bir dilim kaldırınca kolundan yağı süzülendir, diyen bir toplumdan bahsediyoruz. Kalp hastalıkları, reflü, tansiyon falan bizde hastalıktan sayılmıyor bile, grip gibi bir şey :)
Gelelim Festivale. Ben çok uzun anlatmayacağım çünkü her gün gidip kalabalığa kalabalık katmak istemedik. Sakin bir günde güzelce gezip tadını çıkardık. Bunun için ilk önerim hafta içine denk gelen ilk günlerine gitmenizdir. Hem bütün sergiler taze oluyor, hem de ilk günlerde kimse gelmediği için itiş kakış olmadan rahatça gezebiliyorsunuz buna binaen sergi sahiplerinin bir çoğu yeterince satış yapamadıkları için bol bol indirim yapıyorlar.
Bunun yanı sıra hemen aşağıya ekleyeceğim süs ağacından üç tane aldık biz. Fiyatlarını söylemek istemiyorum hala satış yapıyorlar belki farklı fiyatlara satılıyordur. Bu ağaçları çok beğendim. Açıkçası evde süs olmasından korkunç derecede rahatsızlık duyan biriyim bu nedenle hiç evime süs biblo vb. almışlığım yoktur ancak bunlar o kadar hoşuma gitti ki sergilerin diğer ucundan koşup hemen aldım. Çok orijinal ve çok nasıl diyeyim "doğadan bir parça" gibi duruyor evde. Baktıkça mutlu oluyorum.
![]() |
| Ne yazık ki bunu yapan güzel insanların nerede dükkanları olduğunu hatırlamıyorum. Ama sanırım Cumartesi günleri Alaçatı pazarında bulunabilirler. |
İzmir'i kesinlikle sevmiyorum, bunu başka bir yazımda gerekçelerimle açıklarım ancak buranın ilçeleri, bakın tekrarlıyorum ilçeleri, Ege ruhunu en güzel yaşatan yerler arasında. Şehirlerin çoğunda merkezler güzel ilçeler köhnedir genelde burada ise tam tersi var. İlçeleri, şehirden uzak köşeleri yaz kış cennet gibi. Kışın beğenmiyorlar genelde ama ben kışları da çok seviyorum Çeşme'yi Alaçatı'yı.
Kısaca diyeceğim o ki, gelin gezin görün çok güzel çok canlı çok samimi ve huzurlu bir ortam oluyor. Ancak tavsiyem şudur, kesinlikle turlara takılıp gelmeyin, kesinlikle her gününü gezmeye çalışmayın bir iki gün yeter de artar bile. Bir de para harcayın efendim. O kadar kalkıp geliyorsunuz, pazarlığınızı yanınızda getirmeyiniz. İnanın orada satılan şeyler olmadan da yaşayabilirsiniz, ya beğendiğinizi alın ya da almayın. İlla da satıcıların canına düşmeyin satın almak için derim ben. El emeği sonuçta. Starbucks'ta içtiğiniz bir kahveye, koca avm'lerde yaptığınız bir alışverişe sayıverin.
Son olarak, işte güzel Alaçatı'nın huzurlu Ot Festivali'nin sembolü, çarşının girişi...
![]() |
| 8. Alaçatı Ot Festivali Seneye görüşmek üzere |
Saygılar...
All is well...
12 Nisan 2017 Çarşamba
kısa lafın uzunu
Az da olsa dinlenmeye ihtiyacım var, bunu da yazmadığım günleri özetleyerek yapmak istedim. Aradan geçen sürede bir çok şey olmuş tabii ki. Aslında normalde hayatımız bu denli hızlı akmaz ama bazı dönemlerde o kadar çok şey bir araya geliyor ki biz dahi yakalayamıyoruz bazı kısımlarını. Bu tempoda, ekersek çok ayıp olacağını düşündüğümüz arkadaşlarımızı ziyaret etmeye kalkışınca gecenin sonunda uyuklamaktan konuşamayacak hale geldik, iyi ki yabancı değiller de komik bir anı olarak kaldı o akşam da :)
Yazacaklarımı düşünürken fark ettim de düpedüz anlatırsam anlaşılmaz olacaktı kısaca bahsedelim ben neden buradayım, biz neyiz kimiz. Şöyle ki, bundan iki sene önce bu blog "Dusty ve ben" idi. Kadıköy'de son derece bekar bir hayat sürüyorduk, ailem Bursa'da ancak İstanbul'daki ablamda bir araya gelirdik hepimiz. Benim küçük bir ofisim vardı yine Kadıköy'de, çünkü ben Kadıköy'e aşırı aşığım. Bugün bile, dönüp sokaklarında yatmaya razıyım. Ancak, bir gün Kadıköy'den daha çok sevdiğim bir şey oldu. Bir adama aşık oldum. Önce direndim tabii ki, yeni tanışıyorduk sonuçta, belki aşkı yanlış anlamışımdır falan dedim. Sonra baktım yok, baya güne gülerek başlıyorum, yanında uyanmak istiyorum artık falan derken ani bir kararla ben İzmir'e taşınıyorum dedim. Aileme de İstanbul çok pahalı artık bu düzene alet olmayacağım, buralar çok değişti gibi çiçek çocuk lafları sıralayarak kalplerini kırmadan ikna ettim onları da. Velhasılıkelam çıktım geldim, önceleri hem bu derece ciddi bir sevgiye hem de İzmir'e alışamadım tabii, yaş da ilerleyince biraz değişiyor insanın algıları, iki ay kadar panik atak yaşadım, tedavi olmaya çalıştım olmadı, sonra sevgililiğin faydasını gördüm, Seyhun konuşa konuşa, bazen küse barışa, inişli çıkışlı yollarda bir baktım ki beni iyileştirmiş. Şimdi? Bayağı mutluyuz :)
İşte anlattığım üzere burada birkaç arkadaşımız var ancak ikimizin de ailesi şehir dışında, ha bir de biz hala İstanbul'u seviyoruz (sanırım ben seviyorum, Seyhun da beni mutlu etmeye çalışıyor olabilir emin değilim onun İstanbul'a karşı duygularından, ama bana seviyor gibi geliyor)
Yolculuk iki hafta önceydi, Seyhun'un Sarıyer'de iki günlük bir eğitimi vardı, sabahın çok erken saatinde uyanıp yola çıkmamız gerekiyordu, benim ne yazık ki işim vardı. İki ay beklediğim işim tam da İstanbul'a gideceğimiz gün gelmişti çünkü. Geç saate kadar çalıştım, sonra sabah 5 gibi kalkıp yola düştük.
İstanbul'a çok erken indiğimiz için gidecek bir yerim yoktu böylece ben de peşlerine eklenmiş oldum, gidip eğitim salonun lobisine yerleştim ve bütün İstanbul gezimizi ve takip eden haftamı sabote eden işime başladım. Çok yorgun ve stresli olduğum için ilk günüm biraz tatsızdı ama buna rağmen bu adam bir şekilde beni gülümsetmenin yolunu bulabiliyor, şaşırıyorum ve biraz daha seviyorum.
Yazacaklarımı düşünürken fark ettim de düpedüz anlatırsam anlaşılmaz olacaktı kısaca bahsedelim ben neden buradayım, biz neyiz kimiz. Şöyle ki, bundan iki sene önce bu blog "Dusty ve ben" idi. Kadıköy'de son derece bekar bir hayat sürüyorduk, ailem Bursa'da ancak İstanbul'daki ablamda bir araya gelirdik hepimiz. Benim küçük bir ofisim vardı yine Kadıköy'de, çünkü ben Kadıköy'e aşırı aşığım. Bugün bile, dönüp sokaklarında yatmaya razıyım. Ancak, bir gün Kadıköy'den daha çok sevdiğim bir şey oldu. Bir adama aşık oldum. Önce direndim tabii ki, yeni tanışıyorduk sonuçta, belki aşkı yanlış anlamışımdır falan dedim. Sonra baktım yok, baya güne gülerek başlıyorum, yanında uyanmak istiyorum artık falan derken ani bir kararla ben İzmir'e taşınıyorum dedim. Aileme de İstanbul çok pahalı artık bu düzene alet olmayacağım, buralar çok değişti gibi çiçek çocuk lafları sıralayarak kalplerini kırmadan ikna ettim onları da. Velhasılıkelam çıktım geldim, önceleri hem bu derece ciddi bir sevgiye hem de İzmir'e alışamadım tabii, yaş da ilerleyince biraz değişiyor insanın algıları, iki ay kadar panik atak yaşadım, tedavi olmaya çalıştım olmadı, sonra sevgililiğin faydasını gördüm, Seyhun konuşa konuşa, bazen küse barışa, inişli çıkışlı yollarda bir baktım ki beni iyileştirmiş. Şimdi? Bayağı mutluyuz :)
İşte anlattığım üzere burada birkaç arkadaşımız var ancak ikimizin de ailesi şehir dışında, ha bir de biz hala İstanbul'u seviyoruz (sanırım ben seviyorum, Seyhun da beni mutlu etmeye çalışıyor olabilir emin değilim onun İstanbul'a karşı duygularından, ama bana seviyor gibi geliyor)
Böyle olunca arada bir İstanbul'u ziyaret ederiz biz işte öncelikle bundan başlayacağım anlatmaya gerisini bir sonraki yazıma bırakayım diyorum, bilemedim, bakalım bir başlayayım da yazı içinde karar veririm ona :)
![]() |
| bir gün bulutları yemenin yolunu bulacağım! |
Yolculuk iki hafta önceydi, Seyhun'un Sarıyer'de iki günlük bir eğitimi vardı, sabahın çok erken saatinde uyanıp yola çıkmamız gerekiyordu, benim ne yazık ki işim vardı. İki ay beklediğim işim tam da İstanbul'a gideceğimiz gün gelmişti çünkü. Geç saate kadar çalıştım, sonra sabah 5 gibi kalkıp yola düştük.
İstanbul'a çok erken indiğimiz için gidecek bir yerim yoktu böylece ben de peşlerine eklenmiş oldum, gidip eğitim salonun lobisine yerleştim ve bütün İstanbul gezimizi ve takip eden haftamı sabote eden işime başladım. Çok yorgun ve stresli olduğum için ilk günüm biraz tatsızdı ama buna rağmen bu adam bir şekilde beni gülümsetmenin yolunu bulabiliyor, şaşırıyorum ve biraz daha seviyorum.
İlk günümüzü ayrı geçirmemiz gerekti. Benim ziyaret etmem gereken bir arkadaşım ve Seyhun'un tamamlaması gereken bir eğitimi vardı. İkinci günümüzde kavuştuk. Ondan sonrası ise nasıl geçti anlamadık. İstanbul'da ne kadar yol gidilebilirse o kadar gittik :) İstanbul'u bilenlere şu rotayı saysam sanırım küçük bir taşikardiye neden olabilir: Sarıyer, Bebek, Gaziosmanpaşa, Beşiktaş, Taksim, Kadıköy, Taksim, Kadıköy, Cihangir, Kadıköy, Taksim :) iki günde koşturmalı gezmeli tozmalı bir tatil yapıp biraz mutlu çokça yorgun, biraz aklımızı İstanbul'da bırakarak evimize döndük. Eve dönerken Seyhun'un şu ifadesi duygularımızın net özetidir :)
Bu sırada bizim çocuk bir arkadaşımıza emanetti, ilk gün kavuşamadık. İkinci günümüzde de benim ailem ziyarete gelmişti, onları karşıladım Seyhun da çocuğu aldı getirdi. Koşturmamız bu kadarla kalmadı tabii, evet şimdi karar verdim, ikinci yazımda devam edeceğim buradan sonrasına :)
Şöyle bir İstanbul'a varış fotoğrafımızı da ekliyor ve gidiyorum...
Şöyle bir İstanbul'a varış fotoğrafımızı da ekliyor ve gidiyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






